Mehmet Âkif Ersoy, yalnızca bir şair değil; kelimeleriyle bir milletin vicdanını diri tutan, inancı ile ahlâkı arasında sarsılmaz bir köprü kuran büyük bir mütefekkirdir. O, şiiri estetik bir zevk alanı olmaktan çıkarıp bir sorumluluk alanına dönüştürmüş; kalemiyle cepheye koşmuş, mısra mısra istiklâl mücadelesi vermiştir. Bu yüzden Âkif’i anlamak, yalnızca Safahat’ı okumak değil; bir dönemin çilesini, direnişini ve ahlâkını idrak etmektir.
Âkif’in şiiri, süslü hayallerin değil, hakikatin şiiridir. O, “sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek” derken, sanatını hakikatin hizmetine adamış bir şair portresi çizer. Milletin acısını kendi acısı bilmiş, yoksulun, yetimin, cephedeki askerin, minberdeki vaizin sesi olmuştur. İstiklâl Marşı’nı kaleme alırken ne bir mükâfat ne de bir şöhret beklentisi taşımış; onu “milletin malı” sayarak kendi adına dahi almayı reddetmiştir. Bu tavır, Âkif’in şahsiyetini edebiyatının önüne koyan en çarpıcı örneklerden biridir.
Ne var ki bu büyük şair, hayatının son yıllarında maddî ve manevî yalnızlıkla sınanmıştır. Uzun süren hastalığı, gurbetten döndükten sonra yaşadığı yoksulluk ve sessizliğe gömülüşü, devrine düşen ağır bir vefasızlığın izlerini taşır. 27 Aralık 1936’da hayata gözlerini yumduğunda, resmî çevrelerin ilgisi son derece sınırlı kalmış, devlet erkânından beklenen sahiplenme gösterilmemiştir.
Fakat tarih, asıl vefayı başka bir yerden yazmıştır.
Mehmet Âkif’in cenazesi, üniversite gençliğinin omuzlarında taşınmıştır. İstanbul Üniversitesi öğrencileri, hiçbir resmî çağrı olmaksızın, içlerinden gelen bir vefa duygusuyla tabutunun etrafında toplanmış; onu sessizliğe terk etmeyen bir neslin temsilcisi olmuşlardır. Gençler, Âkif’in tabutunu Türk bayrağına sararak Beyazıt’tan Edirnekapı’ya kadar omuzlamış, yolda İstiklâl Marşı’nı ve onun mısralarını okuyarak bir şaire değil, bir davaya sahip çıktıklarını göstermişlerdir.
Bu sahne, Türk fikir ve edebiyat tarihinin en anlamlı tablolarından biridir. Devletin suskun kaldığı bir anda, milletin vicdanı gençlerin yüreğinde konuşmuştur. Âkif’i en iyi anlayanların, onun ideallerini taşıyanların, henüz hayatın başındaki üniversite öğrencileri olması, onun şiirinin ve düşüncesinin asıl adresini de göstermektedir: Gençlik.
Bugün Mehmet Âkif Ersoy’u anmak, yalnızca birkaç mısrayı tekrar etmekle sınırlı kalmamalıdır. Onu anlamak; ahlâkını, duruşunu, inancını ve sorumluluk bilincini kuşanmaktır. Gençlerin cenazede gösterdiği o vefa, bize şunu hatırlatır: Âkif, hayattayken yeterince anlaşılmamış olabilir; fakat fikirleri, imanla yoğrulmuş kalplerde yaşamaya devam etmektedir.
Ve belki de bu yüzden, Mehmet Âkif Ersoy’un en büyük mirası, ardında bıraktığı eserlerden önce, onu omuzlarında taşıyan gençliğin hafızasıdır.











