Son yıllarda ilginç bir tabloyla karşı karşıyayız. Toplumun ortak hassasiyetlerini hedef alan, inançlarla alay eden veya hakareti “mizah” diye pazarlayan bazı isimler, bir anda ülkenin en çok konuşulan figürleri hâline getiriliyor. Dün adını kimsenin bilmediği kişiler, bugün ekranlarda, sosyal medyada ve köşe yazılarında “özgürlük sembolü” olarak sunuluyor.
Oysa burada durup şu soruyu sormak gerekiyor: Gerçekten savunulan şey ifade özgürlüğü mü, yoksa hakaret etme ayrıcalığı mı?
Demokratik toplumlarda ifade özgürlüğü vazgeçilmezdir. Ancak hiçbir özgürlük, başkalarının onurunu zedeleme, inancını aşağılayıp kutsallarını hedef alma hakkını vermez. Eleştiri ile hakaret arasındaki çizgi ortadan kaldırıldığında, geriye özgürlük değil; kutuplaşma, öfke ve toplumsal gerilim kalır.
Özellikle dini ve toplumsal değerlerin mizah adı altında alaya alınması kimseye bir şey kazandırmaz. Mizah; zekâ, incelik ve düşündürme sanatıdır. İnsanların kutsal saydığı değerlere dil uzatmak ise ne cesarettir ne de sanat. Bu, en kolay yoldan gündem olmanın ve tartışma üretmenin yöntemidir.
Yaklaşık iki milyar insanın kutsal kabul ettiği değerlere yönelik küçümseyici ifadeleri “espri” diye sunmak, ne ifade özgürlüğünü büyütür ne de demokrasiyi güçlendirir. Aynı şekilde, milyonlarca vatandaşın demokratik yollarla seçtiği siyasetçilere yönelik ağır hakaretleri alkışlamak da siyasi olgunluk değil, çifte standarttır. Kendi değerlerine yöneldiğinde hakaret sayılan sözleri, başkalarının değerlerine yöneldiğinde “özgürlük” diye savunmak; ilkeye değil, ideolojik tercihe işaret eder.
Bugün asıl dikkat edilmesi gereken nokta, bu tartışmaların nasıl büyütüldüğüdür. Üreten, yazan, araştıran, bilim yapan veya sanatını icra eden insanlar çoğu zaman hak ettiği ilgiyi göremezken; kriz çıkaran, hakaret eden ve toplumu ayrıştıran isimler bir anda manşetlere taşınabiliyor. Böyle bir ortamda şöhretin ölçüsü başarı değil, tartışma üretme kapasitesi hâline geliyor.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni kutuplaşmalar değildir. Bu ülkenin ihtiyacı; birbirinin inancına, yaşam tarzına ve düşüncesine saygı duyan, eleştirisini seviyeli biçimde yapan bir toplumsal iklimdir. Çünkü birlikte yaşamanın temel şartı, herkesin aynı düşünmesi değil; herkesin birbirinin temel değerlerine saygı göstermesidir.
Hiç kimse eleştiriden muaf değildir. Siyasetçiler de, sanatçılar da, gazeteciler de eleştirilebilir. Ancak eleştiri; hakaretin, aşağılamanın ve kutsalları hedef almanın kılıfı hâline getirildiğinde, toplum kazanmaz. Kazanan yalnızca gündem üzerinden şöhret devşirenler olur.
Toplumları ayakta tutan şey ortak değerlerdir. Bu değerlere sürekli saldırarak özgürlük değil, güvensizlik üretilir. Kutsalları küçümseyerek mizah yapılamaz; hakaret ederek demokrasi güçlendirilemez. Kalıcı olan; nezaket, saygı ve fikrin gücüdür.
Geriye kalan ise, birkaç günlük gürültünün ardından unutulmaya mahkûm tartışmalardır.










