Size Büyük Günahların En Büyüğünü Söyleyeyim Mi?
Abdurrahman b. Ebû Bekre'nin naklettiğine göre, babası (Ebû Bekre) (ra) şöyle anlatmaktadır:
“Resûlullah (s.a.s) üç kere, “Size büyük günahların en büyüğünü söyleyeyim mi?” buyurdu.
“Evet, söyle yâ Resûlallah!(s.a.s)” dedik.
Bunun üzerine Resûlullah (s.a.s), “Allah'a ortak koşmak ve anne-babaya saygısızlık/kötülük etmektir.” buyurdu.
Sonra arkasına yaslanmış hâldeyken doğruldu ve şöyle dedi:
“Dikkat edin (bir de) yalan söylemek ve yalancı şahitlik yapmaktır. Dikkat edin (bir de) yalan söylemek ve yalancı şahitlik yapmaktır.”
Bu cümleyi o kadar çok tekrarladı ki 'Susmayacak.' zannettik.” (Buhârî, Edeb, 6)
Hakikat, insan vicdanının en berrak kaynağıdır. Ancak bu berrak su zaman zaman yalan ve iftira ile bulandırılır. Yalan ve iftira, herhangi bir masum davranış değil; bilakis insanın kendine, topluma ve en önemlisi Rabbine ihanetidir. Bazen bir söz, bir paylaşım, bir varsayım masum görüntüsünün ardında bir insanın hayatını karartabilir, toplumun huzurunu zehirleyebilir. Peki, neden bu kadar sıradanlaştı yalan? Neden iftira bir silah gibi kullanılır oldu? Bu soruların cevabı, toplumsal ve kişisel anlamda büyük bir vicdani muhasebeyi gerektiriyor.
Yalanın İnsana ve Topluma Etkisi
Yalan, her ne kadar dil ile ifade edilse de insanın kalbinde başlar. Kişi yalan söylediğinde sadece karşısındaki kişiyi kandırmaz; aslında önce kendini kandırır. İyinin ve doğrunun sınırlarını ihmal eder, iç dünyasında bir yarık açar. Bu yarık büyüdükçe, yalan insanın vicdanını karartır, gözünü hakikate kapatır.
Yalanın toplumsal etkisi ise çok daha derindir. Bir toplumda güvenin kırılması, en derin yangını çıkarır. Yalan, güveni eritir; iftira ise bu eriyişe hız kazandırır. İnsanlar birbirini suçlamaya başlar, şüphecilikle beslenen bir hayat düzeni kurulur. Böyle bir düzende sevgi, adalet ve merhamet filizlenemez.
İftira: Saf Zihinlere Sürülmüş En Kara Lekedir
İftira, sadece bir yalan değildir. İftira, bir kişinin ya da grubun onurunu, izzetini kasıtlı olarak hedef alır. İftira, bir tür sosyal linçtir; kişiyi savunmasız bir hücrenin içine atar. Tarih boyunca iftira, dinleri bile sarsacak kadar büyük olaylara sebep olmuştur. İslam tarihinde bunun en çarpıcı örneği Hz. Aişe’ye atılan iftiradır. Rabbimiz Nûr Suresi’nde bu olay üzerinden müminleri uyarmış ve şöyle buyurmuştur:
“Bu iftirayı duyduğunuzda, mümin erkek ve mümin kadınlar kendi nefisleri hakkında iyi zanda bulunup ‘Bu apaçık bir iftiradır’ demeliydiler.”
(Nur, 24/12)
Bu ayet, sadece iftirada bulunanları değil, iftira karşısında susanları da sorumlu tutar. Yani hakikat yolunda susmak dahi bir vebaldir.
Dijital Çağda Yalanın ve İftiranın Yeni Yüzü
Bugün yalan, teknolojiyle beslenen bir canavara dönüşmüştür. Artık yalan sadece bir söz değildir; bir tweet, bir video, bir manipülatif başlık olabilir. Sosyal medya, sahte haber üretimine adeta bir fabrika gibi çalışır hale gelmiştir. Üstelik bu yalanlar, doğru gibi sunulduğunda yüz binlerce insanın zihnini zehirleyebilir. Dünya “hakikat sonrası” bir çağ yaşıyor; yani artık bir şeyin doğru olup olmaması değil, etkisinin ne olduğu önem kazanmış durumda. Yani yalan, gerçeğin tahtına talip olmuştur.
Hakikatin Savunması: Yalanla Mücadele Etmek Bizim Sorumluluğumuzdur
Toplum olarak yalanla mücadele etmenin yolu sadece yasalarla değil; ahlakla, adaletle, bilgiyle ve basiretle mümkündür. Her bir birey, okuduğu ya da duyduğu her şeyi gerçek kabul etmek yerine sorgulamalı; bilginin izini sürebilmelidir.
Doğruluk, sadece bir davranış değil; bir duruştur. İnsanın kendisine, ailesine, topluma ve Rabbine karşı dürüst olması, imanının bir gereğidir.
Rivayete göre, Ebu’d-Derda ile Resûlullah (s.a.s) arasında şöyle bir konuşma geçer:
- Ebu’d-Derda: Yâ Resûlallah (s.a.s)! Mümin hırsızlık yapar mı?
- Resûlullah (s.a.s): Evet, bazen olabilir.
- Ebu’d-Derda: Peki, mümin zina edebilir mi?
- Resûlullah (s.a.s): Ebu’d-Derda hoşlanmazsa da "Evet!”.
- Ebu’d-Derda: Peki, mümin yalan söyler mi?
- Resûlullah (s.a.s): "Yalanı ancak iman etmeyen kimse uydurur.” (Kenzu’l-Ummal, h. No: 8994).
Hadise bize göstermektedir ki: Bugün toplumumuzda bir kanser hücresi gibi yaygınlaşmış olan “yalancılık ve iftiracılık” İmani bir haldir. Bir insan hem “Müslüman” olduğunu iddia ediyor hem yalan söyleyebiliyor ise Allah korusun onun dini yoktur. Diğer yandan yalanın zehrine maruz kalan insanın hakikati savunmak için çaba göstermesi, imani bir sorumluluktur. Bu sebepledir ki zaman zaman yazılarımızın istikametini bu konuya çevirmekteyiz. Üzerimize atılan yalan ve iftiraların üzerinden seneler geçmesine rağmen, ölümün nefesini daha yakından hissediyor hale gelmiş yaşlarda insanlarız. Bu hale rağmen ne bir pişmanlık belirtisi ne de özür dilemek ve günahı ile yüzleşmek cesaretini göstermek gayretinde olmayan iftiracılara mevzunun sadece bizimle bitmediğini tekrar yeniden ve defaten göstermek için de bu konuyu işlemeye devam edeceğiz.
Yalan ve iftira birer ateştir; ortasında kalanın da etrafındakilerin de canını yakar. Bu yangının söndürülmesi için hepimize görev düşüyor. Hiç olmazsa yalanı adet haline getirmiş olan kişinin ıslahı mümkünse ikaz edilmelidir. Islahı mümkün olmayanları dışlamak onları itibarsızlaştırmak ve yalnızlaştırmak ile de bu hastalığın önü alınabilir. Bu tür insanların şahitlikleri kabul edilmemeli. Yasal düzenlemeler ile ifşa edilmeli ve toplumu topyekûn uçuruma götüren bu musibetlerden kurtulmalıdır.
Yalan ve iftira ile mücadele sadece bireye bırakıldığı zaman bugün toplumumuzun içine düştüğü garabet durumun ortaya çıkması kaçınılmazdır. Doğruluğu savunmak sözle değil, yasa ile yasalara uymakla, asil bir duruşla ve cesaretle mümkündür.










